(Kaynak: sairceketli, cocainebluees gönderdi)

sen ne güzel bir adamsın be

(Kaynak: bar2simsek, sarkilartekdostum gönderdi)

Photographer Ken Griffiths for The Sunday Times (1973) (via

(Kaynak: gaksdesigns, wearyvoices gönderdi)

Everest’ten Düşen Ressam

Lise müdürü, okul birincisine takdirname ve diplomasını vermek için eğilir…..


Eğilir; çünkü karşısında tekerlekli sandalyede oturan bir öğrenci vardır. Ankara , Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesi öğretmenleri ve öğrencileri okul birincisini alkışlarken, müdür tekerlekli sandalyedeki genç adamla göz göze gelmekten kaçınır.Engelli öğrenci, kas erimesi hastasıdır ve lise birinci sınıfa kadar zor da olsa yürüyerek gidip gelmiştir okula. İkinci sınıfa, hastalığının ilerlemesi sonucu, tekerlekli sandalyeyle devam etmek zorunluluğu doğar. Bu yüzden okulun üçüncü katındaki sınıfın giriş katına alınmasını ister. Müdür karşılık olarak okul düzeninin bozulamayacağını söyler! Bu insanlık dışı yanıt bakanlığa bildirilince bir müfettiş çıka gelir ve müdürü fırçalar. Müdürün, bakışlarını tekerlekli sandalyedeki okul birincisinden kaçırmasının nedeni de budur!


Kemal ULUER’ dir o güzel öğrencinin adı. Üniversite sınavında tek tercih yapar; ODTU Mimarlık … Kazanamayınca ailesine yük olmamak için Bayındırlık Bakanlığında işe başlar. Bir okul şantiyesine kontrol memuru olarak atanır. Kemal ULUER. İnşaat alanına gittiğinde her şeyin durduğunu ama yirmi kontrol memurunun imza atıp maaşlarını aldığını görür. O günleri, şöyle anımsar yıllar sonra:

"Diğerleri aldıkları paraları birahanelerde yerken ben eğitimime harcayacaktım. Aldığım maaşı devlet bursu olarak görüyordum ve artık geceleri uykum kaçmadan mışıl mışıl uyuyordum"

İki şey birikmeye başlamıştır hayatında; Birincisi, eğitiminde harcamak üzere bir kenara koyduğu maaşı; ikincisi takvim yapraklarındaki fotoğraflara bakarak yapmaya başladığı yağlıboya resimler. 1983 yılında, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanınca yeni bir şey eklenir biriktirdiklerine: Arkadaşları ! ….

Yurt içi ve yurtdışı pek çok yolculuk yapar Kemal ULUER; ama onun hayatında en unutmadığı yolculuk, arkadaşı Doğan AKIN ile yaptığıdır. Bir sonbahar akşamı iki kafadar sinemadan çıkarlar. Kemal, “ortak” diye seslendiği arkadaşının kendisini aksiye bindireceğini sanır her zaman ki gibi….Oysa, Doğan, otobüs durağına doğru sürer tekerlekli sandalye yi, Kemal’in “Hayır, ben otobüsle gidemem, beni taksiye bindir!” diye haykırışına hiç aldırış etmeden. Doğan, otobüsün arka kapısından bindirdiği ortağını bir koltuğa oturtur ve tekerlekli sandalyeyi de katlayarak bir köşeye koyar. Hep seyircisi olduğu bir kalabalığın içindedir Kemal! O günü şöyle anımsayacaktı
"Rüyalarımda bile gerçekleştiremediğim şeyi sevgili ortak gerçekleştiriyor, böylece kafamdaki bir karanlık nokta daha aydınlanıyor. Bundan böyle beni tutabilene aşk olsun!"

…Ve bir gün , Kemal ULUER bir düşüncesini açıklar Doğan AKIN’a;
"Ortak, zamanı geldiğinde odama kapanıp, son on tablomu yapıp her şeye nokta koymayı planlıyorum."

2000 yılının ilk günü , bir çok insan, geceden kalma kuruyemiş ve meyve kabukları arasında, ellerindeki piyango biletinin numarasını gazete sayfalarında ararken, Kemal ULUER, kendine verdiği sözü tutmak üzere odasına kapanır. Son tablolarını yapacağı doksan bir gün boyunca dışarıya hiç çıkmayacak, yalnızca resimde yoğunlaşacaktır. Ressamın doksan bir günde neler yaşadığı, neler düşündüğü, tuttuğu günlükle ulaşır bizlere. İlk resmine odaya kapanışının dördüncü gününde başlar. Ondan önceki günlerde, günlüğünün sayfalarını karıştırdığımızda, yaşadığı dönemi sorgulayan metinler çıkar karşımıza;

"Ayakkabı boyamanın bile insana huzur veren, rahatlatıcı bir etkisi vardır, ama bazıları o pis ayakkabılarına değemezler, onu boyamak başkalarının görevidir. Haydi köleler iş başına ! Zamanı olmayan efendimizin zamanını çalacak işleri biz yapalım ki, efendimize bol çene çalacak zaman kalsın!…"

Kemal ULUER, sonunda ‘her şeye nokta koymayı planladığı’ tablolarını yaparken, kırk yaşındadır. Klasik müzik dinlediği, ansiklopedi okuduğu, yazdığı ve resim yaptığı odasına davetsiz bir misafir girer, 48.günde!.. Bu misafir, dört yaşındaki yeğenidir. Neler olup bittiğini ressamın günlüğünden öğreniriz;
"Toplamış olduğu eski bankamatik kartlarından tren yaptık.CD kutularından köprüler,tüneller ve oyunumuza başladık.Her gün tuval başında yaptığımızda bundan farklı bir şey değil zaten!Çocukları anlayabilmek ve onların dünyasına girebilmek çok kolay değil. Yeğenim pilli oyuncak treniyle en fazla 10 -15 dakika ilgilenmiştir. Oysa bugün yaptığımız (5-6 adet kredi kartını peş peşe bantla yapıştırarak) trenle iki saate yakın oynadı; kah vagonlara kolonya şişesi, mum, küçük arabasını yükleyerek dolaştı, kah babasını ve halasını işlerine bıraktı; köprüleri yıktığımda da acemi makinist oldu."

Resim yapmayı bir oyun olarak gören ressamın insanlara kapadığı dünyasına, hayattaki en büyük amacı oyun olan bir çocuk girebilirdi elbette. Kemal ULUER o gün, oyuncak konusunda da şu görüşe varır;
"Demek ki, çocuklara alınan çok pahalı oyuncaklar onlar için bir şey ifade etmiyor. Onlarında istedikleri tek şey ilgi ve sevilmek, bunlar olduktan sonra onlar için bir kağıt parçası bile büyük bir oyuncak olabiliyor."

Afacan yeğen, 69.günde de konuk olur Kemal’in odasına;
"Trenden sonra kutulardan kamyon yaptık, bir güzel oynadı, sonra yatağıma çıkıp uyudu, hem de tam üç saat…"

Dört yaşındaki bir çocuğun bir hamlede çıktığı yatağa ulaşmak Kemal Uluer için zorlu bir dağ tırmanışından farksızdır. Tekerlekli sandalyesinden düştüğünde, iki saatlik bir uğraş sonucu ulaşmaktadır yatağına:
"Düşe kalka çıktığımda sanki Everest’in tepesine çıkmışcasına saygı duyuyorum kendime."

Kemal Uluer odaya kapanışının 80. gününde dokuzuncu tablosunu bitirir. Geride kalan 11 gün son rötuşları yapacak, 86. günde yeğeninin tahta oyuncaklarını boyayacaktır. Odadan çıktığında bundan sonra yapacağının son tablosu olduğunu çok iyi bilmektedir.

Arkadaşları sayesinde yurtiçi ve yurtdışı gezilere katılır… 27 Aralık 2001’e gelindiğinde şu sözlerle biten son yazısını tamamlar :
"14:45’te 15 dakika Aborjinler gibi deneyeceğim, olmazsa 15 te diğer yöntemi deneyeceğim. Aslında Aborjinler’e inanıyorum. Ama zamanım yok. Tüm insanlar ve sizleri çok seviyorum, daima mutlu yaşayın. Nihayet 10. tablomuz (41x41) bitti; çok güzel günler beni bekliyordu fakat ben ‘Tüm güzellikleri yaşadım, diğer insanlara da kalsın’ diyorum ! "
Aborjinler kalp atışlarını durdurarak yaşamlarına son vermek konusunda ustadırlar. Kemal Uluer’in bunu başaracak zamanı yoktur; çünkü her an eve birinin gelme olasılığı vardır. Bu yüzden nefes almasını engelleyecek bir poşeti başına geçirir ve kendini tekerlekli sandalyesinden yere atar… Siyah boyayla yapılan ve yaşıyla aynı ebatlarda olan son tablosunu bırakarak geride …
İntahar mı?.. Hayır!.. O gün, Everest gibi insanlığın ulaşabileceği en üst noktadan biri düşer yalnızca… Zirveye ulaşmış, oradan tüm Dünya’ya bakmayı başarmış, mutlu bir hayat tırmanıcısı!